Bu özel röportajda, İSİB (Türk İklimlendirme Sanayi İhracatçıları Birliği) Başkanı Mehmet Şanal, Türk HVAC-R sektörünün maliyet odaklı bir üretim üssü olmaktan çıkarak küresel bir teknoloji ve üretim merkezine nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Tedarik zinciri avantajlarından yeşil dönüşüme ve yükselen ihracat pazarlarına kadar birçok başlıkta, Türkiye’nin küresel HVAC sektörünün geleceğini şekillendiren kilit oyunculardan biri olmaya neden hazır olduğunu açıklıyor.
Türk iklimlendirme sektörü son yıllarda ihracatta önemli bir sıçrama yaptı. Önümüzdeki 10 yıllık perspektifte Türkiye’yi küresel iklimlendirme liginde hangi konumda görüyorsunuz; bölgesel güç mü, yoksa küresel ölçekte oyun kurucu bir aktör mü?
Türk iklimlendirme sektörü son yıllarda hem üretim kapasitesi hem de ihracat kabiliyeti açısından çok önemli bir ivme yakaladı. Önümüzdeki 10 yıllık perspektifte Türkiye’nin sadece bölgesel bir üretim merkezi değil, aynı zamanda küresel ölçekte söz sahibi bir oyuncu olacağına inanıyoruz. Avrupa’ya yakınlık, güçlü sanayi altyapımız ve esnek üretim kabiliyetimiz sayesinde küresel tedarik zincirlerinde giderek daha kritik bir rol üstleniyoruz. Bu nedenle Türkiye’yi gelecekte yalnızca bölgesel bir güç olarak değil, belirli ürün gruplarında oyun kurucu aktörlerden biri olarak konumlandırıyoruz.
Avrupa başta olmak üzere ABD, Orta Doğu ve Afrika pazarlarında Türk firmalarına yönelik algı nasıl şekilleniyor? Türkiye hâlâ “fiyat avantajlı üretici” olarak mı görülüyor, yoksa teknoloji ve kalite liginde üst sıralara mı yükseliyor?
Geçmişte Türkiye daha çok “fiyat avantajlı üretim merkezi” olarak konumlanırken bugün bu algı giderek teknoloji, kalite ve güvenilir tedarikçi kimliğiyle güçlenen bir noktaya evriliyor. Özellikle Avrupa pazarında Türk firmaları, AB standartlarına uyum, enerji verimliliği yüksek ürün geliştirme ve hızlı teslimat kabiliyeti sayesinde güçlü bir alternatif olarak görülüyor. ABD pazarında ise kalite ve sertifikasyon süreçlerine uyum sağlayan firmalarımızın sayısının artmasıyla birlikte Türk ürünlerine yönelik güvenin arttığını gözlemliyoruz. Orta Doğu ve Afrika’da ise Türkiye’nin coğrafi yakınlığı, proje bazlı çözümler üretme kabiliyeti ve esnek üretim yapısı önemli bir rekabet avantajı yaratıyor. Bugün Türk iklimlendirme sektörü hala rekabetçi fiyat yapısını korurken aynı zamanda mühendislik kapasitesi, Ar-Ge yatırımları ve uluslararası standartlara uyumuyla teknoloji ve kalite liginde de daha üst sıralara yükselen bir profil sergiliyor. Bu dönüşüm, Türk firmalarının küresel pazarda sadece maliyet avantajıyla değil, güvenilirlik, inovasyon ve sürdürülebilirlik ekseninde de rekabet edebilen güçlü bir oyuncu haline geldiğini gösteriyor.
Çin, Almanya ve İtalya gibi güçlü üretici ülkelerle rekabet ettiğimiz bir ortamda Türkiye’nin en büyük stratejik avantajı nedir? Buna karşılık sektörün en kırılgan noktası hangi alanlarda ortaya çıkıyor?
Türkiye’nin Çin, Almanya ve İtalya gibi güçlü üretici ülkelerle rekabetinde en önemli stratejik avantajı; coğrafi konumu, güçlü üretim altyapısı ve esnek üretim kabiliyetidir. Türkiye; Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyanın merkezinde yer alması sayesinde lojistik hız ve maliyet açısından önemli bir üstünlük sağlıyor. Bunun yanında Türk firmalarının proje bazlı çalışabilme, müşteri ihtiyaçlarına hızlı uyum sağlayabilme ve orta ölçekli üretim esnekliği gibi özellikleri de küresel rekabette önemli bir fark yaratıyor. Avrupa pazarına yakınlık, tedarik zincirlerinin yeniden şekillendiği bir dönemde Türkiye’yi güvenilir ve hızlı bir üretim üssü haline getiriyor. Buna karşılık sektörün en kırılgan noktalarından biri yüksek katma değerli teknolojilerde ve küresel marka gücünde henüz istenen seviyeye tam olarak ulaşamamış olmasıdır. Ar-Ge yatırımları ve inovasyon kapasitesi son yıllarda artmakla birlikte, özellikle ileri teknoloji ürünler, dijital sistemler ve küresel marka bilinirliği alanlarında daha fazla yatırım ve ölçek büyütme ihtiyacı bulunuyor. Bu alanlarda atılacak adımlar, Türkiye’nin yalnızca güçlü bir üretici değil aynı zamanda teknoloji geliştiren ve küresel pazarı yönlendiren bir aktör olmasını sağlayacaktır.
AB Yeşil Mutabakatı, sınırda karbon düzenlemesi ve enerji verimliliği standartları sektör için yeni bir eşik oluşturuyor. Türk iklimlendirme sanayi bu yeşil dönüşüme ne kadar hazır ve bu süreci bir riskten fırsata dönüştürebilir mi?
İklimlendirme sektörü zaten doğası gereği enerji verimliliği ve sürdürülebilirlik odaklı bir sektör olduğu için, Türk iklimlendirme sanayisinin bu dönüşüme önemli ölçüde hazırlıklı olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle Avrupa ile güçlü ticari ilişkilerimiz sayesinde firmalarımız uzun süredir enerji verimliliği standartları, çevre dostu teknolojiler ve yeni nesil soğutucu akışkanlar konusunda ciddi yatırımlar yapıyor. Üretim süreçlerinde karbon ayak izinin azaltılması, daha verimli sistemlerin geliştirilmesi ve sürdürülebilir üretim anlayışı sektörün gündeminde giderek daha fazla yer tutuyor. Elbette bu dönüşüm bazı firmalar için yeni yatırımlar ve uyum süreçleri gerektiriyor. Ancak doğru adımlar atıldığında bu sürecin sektörümüz için önemli bir rekabet avantajına dönüşeceğine inanıyoruz. Enerji verimliliği yüksek, çevreci ve sürdürülebilir ürünlere yönelik küresel talep hızla artıyor. Türk firmaları da bu alandaki mühendislik kabiliyeti ve üretim gücüyle bu talebi karşılayabilecek kapasiteye sahip. Bu nedenle yeşil dönüşümü yalnızca bir uyum süreci olarak değil, aynı zamanda katma değeri artıracak ve sektörümüzün küresel rekabet gücünü güçlendirecek stratejik bir fırsat olarak görüyoruz.
2026 yılında düzenlenecek Mostra Convegno Expocomfort (MCE 2026) fuarı Türk iklimlendirme sektörü açısından nasıl bir vitrin olacak? Bu platformda dünyaya vermek istediğimiz temel mesaj ne?
Mostra Convegno Expocomfort, iklimlendirme sektörünün dünyadaki en prestijli buluşma noktalarından biri ve bu açıdan Türk iklimlendirme sektörü için son derece önemli bir vitrin niteliği taşıyor. MCE 2026’da Türk firmaları yalnızca üretim kapasitelerini değil aynı zamanda teknoloji geliştirme kabiliyetlerini, enerji verimliliği yüksek ürünlerini ve sürdürülebilir çözümlerini de küresel sektörle buluşturma fırsatı yakalayacak. Türkiye bugün güçlü üretim altyapısı, mühendislik yetkinliği ve Avrupa ile entegre sanayi yapısıyla küresel tedarik zincirinin önemli aktörlerinden biri haline geldi. Bu platformda vermek istediğimiz temel mesaj ise oldukça net: Türkiye artık sadece rekabetçi maliyetlerle üretim yapan bir ülke değil; aynı zamanda inovasyon, kalite ve sürdürülebilirlik alanlarında güçlü çözümler sunabilen bir teknoloji ve üretim merkezi. Türk firmalarının Ar-Ge yatırımları, dijitalleşme adımları ve çevre dostu ürün geliştirme çalışmaları, sektörümüzün küresel ölçekte daha güçlü bir konuma ilerlediğini açıkça gösteriyor. MCE 2026’nın da bu dönüşümü uluslararası paydaşlara en güçlü şekilde anlatabileceğimiz önemli bir platform olacağına inanıyoruz.
Türk firmaları artık sadece üretim gücüyle mi rekabet ediyor, yoksa Ar-Ge, dijitalleşme ve markalaşma alanlarında da küresel iddia ortaya koyabilecek bir seviyeye ulaştı mı? Katma değeri artırmak için hangi eşiklerin aşılması gerekiyor?
Türk iklimlendirme firmaları bugün artık yalnızca üretim gücüyle rekabet eden bir konumda değil. Son yıllarda Ar-Ge yatırımları, enerji verimliliği yüksek ürün geliştirme çalışmaları, dijitalleşme ve akıllı sistemlere yönelik çözümler sektörde belirgin şekilde artmış durumda. Birçok firmamız uluslararası standartlarda ürün geliştirebilen güçlü bir mühendislik altyapısına sahip. Bununla birlikte küresel ölçekte daha güçlü bir konuma ulaşmak için özellikle yüksek katma değerli teknolojilere yatırımın artırılması, uluslararası marka bilinirliğinin güçlendirilmesi ve küresel dağıtım ağlarının geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Katma değeri artırmanın yolu yalnızca üretim kapasitesini büyütmekten değil, teknoloji geliştiren ve güçlü markalar yaratan bir sanayi yapısını daha da ileri taşımaktan geçiyor.
Geleneksel pazarlarımızın ötesinde hangi coğrafyalar stratejik öncelik taşıyor? Latin Amerika, Sahra Altı Afrika veya Güneydoğu Asya gibi yükselen bölgelerde Türk iklimlendirme sektörü için nasıl fırsatlar görüyorsunuz?
Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi geleneksel pazarlarımız güçlü şekilde önemini korurken önümüzdeki dönemde Latin Amerika, Sahra Altı Afrika ve Güneydoğu Asya gibi yükselen bölgelerin stratejik açıdan daha fazla öne çıkacağını düşünüyoruz. Bu coğrafyalarda hızlı kentleşme, artan nüfus, altyapı yatırımları ve iklimlendirme sistemlerine olan talebin büyümesi sektörümüz için önemli fırsatlar yaratıyor. Türk firmalarının rekabetçi üretim yapısı, proje bazlı çözümler geliştirme kabiliyeti ve farklı iklim koşullarına uygun ürün tasarlayabilmesi bu pazarlarda önemli bir avantaj sağlıyor. Doğru yerel iş birlikleri ve güçlü dağıtım ağlarıyla bu bölgelerde önemli bir büyüme potansiyeli görüyoruz.
Küresel ölçekte firmalar birleşmeler ve satın almalarla ölçek büyütürken Türk şirketlerinin ölçek ve sermaye yapısı yeterli mi? Global bir Türk markası yaratmak için nasıl bir yapılanma gerekiyor?
Küresel ölçekte şirketlerin birleşmeler ve satın almalar yoluyla ölçek büyüttüğü bir dönemde Türk firmalarının da uluslararası rekabet için sermaye yapılarını ve ölçeklerini güçlendirmesi giderek daha önemli hale geliyor. Sektörümüzde güçlü ve dinamik şirketler bulunmakla birlikte, küresel markalar yaratabilmek için daha büyük ölçekli yapılar, uluslararası ortaklıklar ve güçlü finansal kaynaklar kritik rol oynuyor. Global bir Türk markası oluşturmanın yolu yalnızca üretim kapasitesinden değil; güçlü Ar-Ge altyapısı, uluslararası satış ve servis ağları, sürdürülebilir marka stratejileri ve uzun vadeli küresel büyüme vizyonundan geçiyor.
Bugün ihracat yapan ya da ihracata hazırlanmak isteyen bir Türk iklimlendirme firmasına üç temel stratejik öneriniz ne olur? Özellikle uluslararası pazarlarda kalıcı olmak için hangi hatalardan kaçınmaları gerekir?
Öncelikle ürün ve üretim süreçlerinde uluslararası kalite ve sürdürülebilirlik standartlarını esas almaları gerekiyor. İkinci olarak Ar-Ge ve inovasyona yatırım yaparak enerji verimliliği yüksek ve katma değeri yüksek ürünlere yönelmeleri büyük önem taşıyor. Üçüncü olarak ise hedef pazarlarda güçlü distribütörlük ve servis ağları oluşturarak marka güvenini kalıcı hale getirmeleri gerekiyor. Uluslararası pazarlarda kalıcı olmanın yolu yalnızca kısa vadeli fiyat rekabetine odaklanmak değil, uzun vadeli güven, kalite ve güçlü marka algısı oluşturabilmekten geçiyor.
![]()